Küresel Ekonomiye Balans Ayarı

6 Ocak 2011 Perşembe 10 : 53
Can Komar

Can Komar

Ne olacak bu ekonominin hali?

2008’in Ağustosundan bu yana, herkesin defalarca sorduğu bir soru bu. Her şeye rağmen, hala düzelmeyen bir şeyler var.

Çelik fiyatları istikrarsız…

Talep durgun. Tamamen yok değil ama kimseyi mutlu edecek düzeyde değil. Çelik fiyatları, buna rağmen adım adım artıyor. Daha doğrusu artışın piyasa tarafından kabul görüp görmeyeceği sınanıyor. Kriz öncesi satış rakamları hala yakalanmış değil. Karlar deseniz çok düştü.

Ne olacak ekonominin bu hali?

Biz bu soruları sora dururken, Amerikan entelektüelleri arasında geçen bazı konuşmalara da kulak kabartalım istiyorum. Size bugün, NPQ isimli çok fazla tanınmayan; ancak, dünya politikalarında önemli rol oynayan bir derginin başyazısından bahsetmek istiyorum. Dünyanın ileri gelenlerinin neleri konuştuğunu bilmenizi istiyorum.

Yazının başlığı: Küresel Ekonomiye Balans Ayarı. Yazarı ise, IMF’nin önceki baş ekonomisti ve University of Chicago Booth School isimli okulun profesörü ve “Fay Hatları: Gizli Çatlaklar Hala Dünya Ekonomisini Tehdit Ediyor” isimli kitabın yazarı, Hint asıllı Amerikalı Raghuram G. Rajan. Yazar şöyle diyor:

Dünya ekonomisinin balans ayarına ihtiyacı olduğu konusunda hemen hemen herkes mutabıktır. İzlanda, Yunanistan, İspanya ve ABD gibi ülkeler kriz öncesinde aşırı bir tüketim içinde idiler. Harcamalar; devlet veya özel borçlar ile finanse edildi. Almanya, Japonya ve Çin gibi ülkeler ise, öbürlerine ürettiklerini satarken, aynı zamanda onların harcamalarını da finanse ettiler.

Daha basite indirgersek, gerekli olan balans ayarını sağlamak için, sağduyu derki Amerikan halkı daha çok tasarruf etmeli ve Çin halkı ise daha çok tüketmelidir. Gerçekten de, birçok kişinin düşüncesine göre, ABD tüketim kültürünü dizginler ve Amerikan halkı hiç yaz bitmeyecekmiş gibi tüketmeye devam etmek yerine aylık bütçeler yapıp, o bütçelere uygun yaşarsa; Çin halkı ise yarın kıyamet kopacak korkusunu üstünden atarak biraz daha fazla harcamaya başlar ise, her şey daha iyi olacaktır.

Tabi ki, olan biteni iki ülke arasındaki dengesizliğe indirgemek olayları basite almak demektir. Ancak, mademki herkes bu iki ülkeyi konuşuyor, dengeyi kurmak için bu iki ülkenin kişiliklerini değiş tokuş etmesi yeterli olacak mı diye sormamız gerekiyor.

Açıktır ki, tüketici davranışları, zaman içinde oluşan alışkanlıklar ile belirlenir. Bunların pek çoğu, kültürle ilgilidir. Hummer denilen devasa cipi kullanmak, Amerika’da, küresel ısınma ile ilgili endişelerin yayılması öncesinde cüzdanınızın büyüklüğünü gösterirdi. Ama artık değil Öte yandan, sadece tüketici davranışlarına odaklanmamız yanlıştır. Bu daha derindeki politikaları görebilmemizi engeller.

Örneğin Amerika’da, borçlanarak tüketme furyası, hükümetin ev alımlarını desteklemesi ile oluştu. Özellikle düşük gelir grupları büyük miktarlarda borç alarak ev sahibi oldular. Daha sonra ise, ev fiyatları arttıkça, insanlar zenginleştiklerini düşündüler ve varlıklarını ipotek ederek daha da fazla borçlandılar. Yaşamlarını borçlanma üzerine inşa ettiler. Gerçekte, insanların gerçek gelirlerinde çok az bir gelişme olmasına rağmen, hükümetlerin yarattığı sahte zenginlik nedeni ile borçlanmalar desteklendi.

Amerikan halkının aşırı borçlanmasının ikinci bir nedeni ise, Amerikan Merkez Bankasının politikaları idi. Merkez Bankası, ekonomik durgunluklarda, kredi faizlerini çok uzun süreler ile düşük tutması nedeni ile, Amerikan halkını tasarruftan uzaklaştırarak, tüketime yöneltmiştir. Ancak eğer halk, ekonomi düşüşte iken tasarruf etmez ise, ekonomi kalkışa geçtiğinde mi tasarruf etmesini bekleyeceğiz?

Son olarak, tüm diğer ülkeler Amerika’yı en fazla tüketen olarak görmektedir. Amerikalıların borçlanarak, tüm dünyayı durgunluktan kurtaracağını düşünmektedirler. Dolayısı ile tüm ülkelerin ekonomi politikalarına göre Amerikan halkı tüketimin demirbaşıdır.

Obama hükümetinin, devlet kredileri ile gayrı menkul piyasasını canlandırmak istemesi, Merkez Bankasının sıfıra yakın faiz politikası gütmesi nedeni ile statükonun değişmeyeceği görülmektedir.

Peki, öbür yandan Çin halkı ne durumdadır? Yine burada da politikalar çok önemlidir.

Hiç şüphe yok ki, Çin halkı tasarruf etmek konusunda çok isteklidirler. Aslında, Çin halkının tasarruf etme isteği, diğer Asya halklarından daha farklı değildir. Ama son yıllarda, Çinli şirketlerin çok büyük miktarlarda tasarruf etmeleri nedeni ile Çin halkının tasarruflarının aşırı bir artış içinde olduğu düşünülmektedir. Gerçekte, Çin halkının tasarrufları, toplam tasarrufun çok küçük bir kısmını oluşturmaktadır. Çünkü Çin halkı, diğer ülkelere göre, milli gelirin çok daha az bir kısmını kazanmaktadır.

Neden bu böyledir? Çünkü Çin ekonomi politikası, şirketleri güçlü bir şekilde kayırırken, kişilere önem vermemektedir. Şahısların tasarruf mevduatlarına verilen faizler çok düşük olduğu için, şirketler son derece düşük faizler ile kredi kullanabilmektedir. Bu sayede, Merkez Bankası, değerinin çok altında bir kuru devam ettirebilmektedir. Şirketler, düşük maliyetli enerji, doğal kaynaklar ve arazi alabilirken, kurumlar vergileri son derece düşük tutulmaktadır. Dolayısı ile vergi sonrası karları yüksek çıkmaktadır. Ancak, devlet şirketleri, devasa karlarının çok küçük bir kısmını temettü olarak dağıttığı için, hisse sahibi olan halkın vergi sonrası gelirleri düşüktür ve dolayısı ile tüketim de düşüktür.

Bütün bunlar, Çin’in büyümesine bir ayar yapmasını gerektirmektedir. Öncelikle, halkına karşı daha iyi niyetli olmalıdır. Son yıllarda hükümetin, daha fazla ücret talebi ile grev yapan işçilere karşı hoş görülü olması, halkın gelirinin artmasını istediklerini göstermektedir. Mevduat faizlerinin yükselmesi, kurumlar vergisinin yükselmesi, kişisel gelir vergisinin azalması ve şirket sübvansiyonlarının azalması, hükümetin yapabileceği diğer konulardır.

Fakat bu değişikliklerin hiç biri kolay olmayacaktır. Değişiklikler, şirket karları üzerinde büyük bir baskı oluşturacaktır. Karlı devlet şirketleri, tek parti yönetimi olmasına rağmen, buna direnç gösterecektir. Dahası, Çinli yöneticiler, bir anda şirketler üzerinde baskı oluşturunca olası tensikatlardan korkmaya başlayacaklardır. Son kriz, Çinlilere, ihracat taleplerine çok fazla güvenmemeyi öğretti. Dolayısı ile onlar da iç talebi yükseltmek istemektedirler; ancak, bu son derece tedrici bir geçiş olacaktır.

Son söz olarak, balans ayarı, sadece kültürel bir değişiklik değil, aynı zamanda politika değişikliklerini de içermektedir. Bu da kısa vadede son derece zor bir geçiş anlamına gelmektedir. Bu zor kriz dönemi atlatıldıktan sonra, herkes doğal olarak, değişmekten önce eski iş yapış yöntemlerine dönmek isteyecektir. Amerika, tüketimi azdırmaya çalışırken, Çin ise ihracatı körüklemeye çalışacaktır. Maalesef, eğer değişmek için istek krizin derinliklerinde bulunamaz ise, ekonominin canlanması döneminde bulunmak zorunda kalınacaktır. Politikacılar için diğer ülkelerin değişmeleri gerektiğini söylemek kolaydır; ancak, onlar kendi sorumluluklarını da unutmamalıdırlar.

İzlemeye devam edin; ancak nefesinizi çok fazla tutmayın…

Evet, IMF’nin eski baş ekonomisti, dönüşümün uzun süreli olacağını söylüyor. Amerika’nın tüketim ve borçlanma, Çin’in ise üretim ve tasarruf üzerine geliştiğini ve bugüne gelindiğini belirtiyor. Bu iki ülkenin, bunun tersi politikalar izlemedikçe düzelmenin olmayacağını söylüyor.

Tabi ki, bu ifade edilen çıkış yolları, mevcut düzenin devam için tek çıkar yoldur. Ama eğer olmaz ise…

İşte o zaman yepyeni bir dünya düzenine hoş geldiniz diyeceğim.

Son söz: Amerika, Avrupa ve Çin düzelmedikçe, Türkiye ekonomisinin düzelmesinden bahsedilmez.

Bu yazı toplam 17951 defa okunmuştur.
Etiketler:
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Yorumlar
Diğer Yazılar