Küresel Modernite

3 Nisan 2018 Salı 16 : 22
Sedat Çiftçioğlu

Sedat Çiftçioğlu

ABD Başkanı Trump’ın küresel ticaret düzeni ile ilgili politikası ve söylemleri uzun bir süre daha konuşulacak gibi görünüyor. Trump’ın açıklamaları konunun sadece ticari değil çok yönlü bir içeriğe sahip olduğunu gösteriyor. Amerikalılar açısından işin sadece ithalat yönü yok elbette birde bu işin ihracat ve iç tüketim yönü var. Amerikan firmaları yüksek ithalat vergileri nedeniyle oluşacak yüksek maliyetlere katlanmak zorunda kalacakları için meseleyi en az bizim kadar düşüyorlardır. Ayrıca küreselleşme konusu global hedeflerini realize etmek isteyen ülkeler tarafından bir anlamda sorgulanacak belki de yeniden tanımlanacak.

AKÇT’yi kuran Paris anlaşması 18 Nisan 1951 tarihinde imzalanmıştı. Schuman Deklarasyonu ile Avrupa devletlerinin kömür ve çelik kaynaklarının tek bir havuzda toplanması fikri üzerinden tam 68 yıl geçti. Ülkemiz AET’ye katılmak için başvuruda bulunduğu 31 Temmuz 1959’dan bu güne iyi niyetini halen koruyor. 1 Ocak 1996’da AB’ye değil ama Gümrük Birliği’ne girdik. Dahil olmadığımız bir birlik için AKÇT eki listede yer alan ürünleri üretecek yatırımcılara anlaşma şartlarından dolayı devlet desteği yok. 60 yıldır bu yolda yalnız yürüyen ve sabırla bekleyen tek ülke biziz, doğrusunu söylemek gerekirse bizim bu sabrımız karşısında Avrupalıların ne kadar gayri samimi oldukları gün gibi ortada. Şimdilerde çelik ticaretinde pastadan pay almaya ilişkin tartışmalar sürüyor. Tıpkı 1957 tarihli AET’yi kuran Roma Anlaşmasının 232. maddesi gibi 1962 tarihli ABD Ticaret Genişletme Yasasının 232. kısmı çelik ürünleriyle ilgili düzenlemeleri önümüze getirmiş durumda. Bu şartlar altında lehe yoracak bir şey bulmak güç. Ancak biz yine de piyasanın görünmez eli devreye girip işleri bir şekilde dengeye getirecek diye umalım.

Geleceğin işi tıpkı geçmişte olduğu gibi yine tarım ve hayvancılık olacak galiba. DTÖ verilerine göre dünya üzerinde petrol ve madencilik ürünleri ihracatı 2006’dan bu güne %10 azalmış durumda buna mukabil tarım ürünleri %70 artmış görünüyor. Aynı dönemde ticaretteki parasal hacim 11,7 trilyon ABD dolarından 15,4 trilyon ABD dolar seviyesine yükselmiş durumda. ABD’nin küresel ihracattaki payı %9’lar düzeyinde iken ithalattaki payı %14 ler seviyesinde. Ticarette gelişmiş ülkelerin payı %53 iken gelişmekte olan ülkeler bu ticaretten %41 pay alıyor. Gelişmelere bakılırsa Kuzey Amerika ve Avrupa Birliği bölgesel ticaret anlaşmaları ile dünya ticaretindeki hâkimiyetlerini koruma gayreti içinde olacaklar.

Tarih, çağdaş gelişmişlik düzeyinin sadece ve sürekli olarak belirli bir toplumun tekelinde kalmadığını gösteriyor. Doğu ve batı toplumları arasında bir nevi bayrak teslimi gibi el değiştiriyor gelişmişlik. Kapitalist tekellerle finans kapital egemenliğinin oluştuğu ve büyük kapitalist ülkelerce dünyanın toprak paylaşımının sona erdiği 19.YY sonları ve 20.YY başlarında kendini gösteren kapitalizmin en son ve en yüksek aşaması emperyalizm olarak ifade ediliyor. Emperyalizm döneminde, kapitalizmin eşit olmayan ve sıçramalı gelişmesi, emperyalist ülkeler arasındaki çelişkileri, pazar ve hammadde savaşımını, başka ülkelerin işgali ve dünya egemenliği için zayıf ülkelerin tehdit edilmesini körüklemek en bilindik yol oldu. Çin Dışişleri Bakanı Wang Yi, 2016’da, Çin’in Cibuti’de kurmayı planladığı üs hakkında yaptığı açıklamada; “Büyüyen her güç gibi, Çin’in yurtdışına olan ilgisi de artmaya devam ediyor. Şu anda, tüm dünyaya yayılmış 30 binden fazla Çin firması var. Diplomasimizin en acil görevlerinden biri Çin’in yurtdışındaki çıkarlarını korumak ve sürdürmektir. Nasıl sürdürülebilir? Size açıkça şunu söylemek istiyorum: Çin asla geleneksel (emperyalist) güçlerin yayılmacı yolunu izlemeyecek ve hegemonya amacı taşımayacaktır. Biz, zamanın eğilimini (ruhunu) izleyen ve iki taraf açısından da memnuniyetle kabul edilen Çin’e özgü bir yol keşfetmek istiyoruz.” demişti.

Wang Yi’nin bu açıklamasını okuyunca bilinenden farklı olarak Çin’e özgü keşfedilecek yeni yol ne olabilir diye merak ettim, aklıma Joseph E.Stiglitz’in “Küreselleşme Büyük Hayal Kırıklığı” isimli kitabı geldi. Stiglitz, yedi yıl Clinton’ın Ekonomik Danışmanlar Konseyi Başkanlığını yürüten ve Dünya Bankası Başekonomisti olarak çalışan konunun uzmanı bir ekonomist. Stiglitz kitabında şöyle diyordu; “Gelişmiş ülkeler, gelişmekte olan ülkelere, piyasalarını açmaları için vaaz verip baskı uygularken kendi piyasalarını gelişmekte olan ülkelerin mallarına kapalı tutuyorlardı. Gelişmekte olan ülkelere kendi sanayilerini sübvanse etmemeleri için vaaz verirken kendi çiftçilerini sübvanse etme işine milyarlarca dolar yatırmayı sürdürüyor ve gelişmekte olan ülkelerin rekabet etmesini imkânsız hale getiriyorlardı. Rekabetçi piyasaların faziletleri konusunda vaaz veren ABD, ithalat yerli sanayilerini tehdit edince derhal çelik ve alüminyum kartelleri oluşması için bastırdı. ABD, finans hizmetlerinin liberalleştirilmesi için baskı yaparken, gelişmekte olan ülkelerin güçlü olduğu inşaat ve denizcilik gibi hizmet sektörlerinin liberalleştirilmesini reddetti.”

2001 Nobel Ekonomi Ödülü sahibi, ciddi deneyimleri olan ve bilginin şeffaflığını savunan birinin bu yorumu oldukça dikkat çekiciydi. Küreselleşmenin nasıl yanlış yönetildiğini anlattığı kitabında Stiglitz gelişmiş ülkeleri, küreselleşmeyi yönetecek uluslararası kuruluşların reformu konusunda üstlerine düşeni yapmaları için ciddi bir şekilde uyarıyor ve “Bu kuruluşları biz kurduk, onları düzeltmek için de biz çalışmalıyız. Daha insani bir çehreye sahip bir küreselleşme yaratabilmek istiyorsak, o zaman sesimizi yükseltmemiz gerek. Hiçbir şey yapmadan duramayız, hiçbir şey yapmadan durmamalıyız” diyor. Duyarlı olmayı ve sorgulamayı anne ve babasından öğrendiğini ifade eden Stiglitz bu sözleriyle erdemli insan olmanın önemini bize gösteriyor ve Hacı Bektaş-ı Veli’nin “Dili,dini,rengi ne olursa olsun iyiler iyidir” sözünü hatırlatıyor.

Geçen yazımda küresel ısınmadan ve insanlığın çevre sorunlarıyla ilgili olarak kafalarını yeterince meşgul etmediklerinden bahsetmiştim. Yazımı okuyan bir arkadaşım Çin’de yaşadığı bir olayı anlattı bana. Yazımı o anekdot ile bitirmek isterim. Olay beş yıldızlı lüks bir otelde geçiyor. Bizim buraların çileği meşhurdur arkadaşım otelin yeme içme müdürüne lezzetli çileğimizi anlatmış ve isterlerse temin edebileceğini söylemiş sonrada yanında götürdüğü numunelerden bir tane vermiş. Adam çilek reçelinin tadına bakmış ve çok beğenmiş sonra konuyu yönetimle birlikte değerlendireceklerini söyleyerek gitmiş, dönüşte “çilek çok güzel ama bir problem var” demiş. Arkadaşım nasıl yani? nedir? diye sorunca “Karbondioksit problemi” demiş. “Bu çilek reçelleri Türkiye’den buraya ulaşıncaya kadar nakliye nedeniyle çevreye karbon salınımı çok olacak o nedenle sera gazı miktarı açısından çevreye çok zarar verecek. Çilekler ne kadar ucuz olsa da buna değmez biz onun yerine buradan ve çevre yerlerden bunu temin ederiz bu daha doğru olur” demiş. İlk başta ürünü almamak için böyle söylediğini düşünse de kısa bir süre sonra adama hak vermiş arkadaşım. Bunu bana anlatınca Çin konuya bu kadar duyarlı demek doğrusu bravo dedim. Arkadaşım hemen düzeltti adam Çinli değil Avusturyalı diye. Japonya’dan sonra çevre konusunda en duyarlı ikinci ülkenin Avusturya olduğunu öğrenince normal karşıladım. Demek ki dedim işe Temel gibi bakmayanlarda var. Biliyorsunuzdur Temel’e sormuşlar; küresel ısınma hakkında ne düşünüyorsunuz diye? Temel cevap vermiş “Valla sobanın yerini hiç pişi tutmayii” :)

Bu yazı toplam 3371 defa okunmuştur.
Etiketler:
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Yorumlar
Diğer Yazılar